18 Mart 2014 Salı

Kısa Film - Cennete Açılan Çiçekler - Erol Çelik


Afri Yapım Sunar

Bir 'Erol Çelik filmi Cennete Açılan Çiçekler' 

Ali Şentürk (Afrikalı Ali) yapımcılığındaki 'Cennete Açılan Çiçekler'i Erol Çelik yazıp yönetti.

Cansu Ersoy'un bir psikiyatrisi, Erdem Eskimez'in ise anksiyete hastasını canlandırdığı ve Duygu Erel'in yardımcı oyuncu olarak yer aldığı filmimizde; görüntü yönetmenliğini Ebubekir Olçok, sanat yönetmenliğini Ziya Nizam, ışık düzenlemesini Aykut Yangın, ses kayıtlarını Burak Demir, oyuncu koçluğunu Canan Hoşgör ve müzikleri de Koray Başaran yaptı.

Filmin sponsoru: Aqua Marine 
Medya sponsoru: #istanbuldayasam (http://instagram.com/istanbuldayasam)



11 Mart 2014 Salı

Bu yüzden, ağlamamak için çırpınırsın. (Erol Çelik - Ağlatan)


Türk gerilim yazarı Erol Çelik’in 4. Kitabı Ağlatan, raflarda.

Çorak toprakların ortasında yemyeşil bir köy. Etrafında hiç deniz bulunmayan ama deniz feneri bulunan bir köy. Ağlayarak tedavi olan köylüler. Deniz fenerine mahkum yaşlı bir kadın. Karakterleri birbirlerinden çok farklı bir sürü ayyaş. Topal bir hancı. Asla sönmemesi gereken ışık. Ruhları kararmış adamlar. Yolu yanlışlıkla bu köye düşen bir gazeteci. Gerçekleri öğrenmek isterken, gerçek olmasını istediği olaylara sürüklenen bir gazeteci. Genç bir kızın kaderinde yaşamak isteyen ama gerçeği kaybeden bir gazeteci. 


Erol Çelik yeni kitabında, gerçek olmasını istediğiniz şeylerin arasında dolaşıyor.
Türk gerilim yazarı Erol Çelik’ten, Ağlatan.   

Erol Çelik, 4. Kitabı, ilk romanı Ağlatan’la yeniden raflarda. İlginç kapak tasarımı, gerçeklikten bir an bile uzaklaşmadan, mistik konusuyla, gerilim seven okuyucularının karşısına çıkıyor.

“Her şey gerçek olmasını istediğin şeyle ilgilidir,” diyen yaşlı bir ayyaşın ve dokunduğu kişileri, ağlatarak rahatlatan yaşlı bir kadının dünyasına düşen bir gazetecinin öyküsüdür bu. 


Kendisini, gerçek olmasını istediği bir dünyanın içinde bulan, hayallerindeki kadından bile güzel bir kızla karşılaşan bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor, Ağlatan. Dev bir avcının elindeki fenerle aydınlanan bir köyde hapsolmak mı, yoksa buradan çıkmamak için çırpınmak mı, ilginç olan?

Türk gerilim yazarı Erol Çelik 4. Kitabı ama ilk romanı Ağlatan’la yine raflarda.



Erol Çelik son romanı Ağlatan’da sizi fantastik ama tamamen gerçek bir dünyanın ortasına itiyor. Öyle bir yer geliyor ki, insanları dokunuşuyla ağlatan bir kadına inanıp inanmadığınızı düşünmekten daha çok, o kadının size dokunup dokunmak istemediğini düşüneceksiniz. Öyle bir yere gelecek ki tetiği çekip çekmemek sizin insiyatifinizde zannedeceksiniz. Ve sonunda nerde uyanmak istediğinize siz karar vermek isteyeceksiniz.

İlginç bir dünyada nefes almak için, Ağlatan’ı ziyaret edin.


-          Herkes kendi zalim dünyasını kendisi yaratır. Erol Çelik, yeni romanında, kendi zalim dünyasıyla karşılaşan bir gazeteciyi çelişkili bir duruma sokuyor. Yaşamak istediği aşk, olmak istediği yerde değilse, bu uğurda hangi kaderi feda edeceğinin sınavını veriyor.

Türk gerilim yazarından, gerçek olmasını isteyebileceğiniz bir roman, Ağlatan.

4 Mart 2014 Salı

Erol Çelik - Ağlatan Kapak çalışması


Erol Çelik, 4. Kitabı, ilk romanı Ağlatan’la yeniden raflarda. İlginç kapak tasarımı, gerçeklikten bir an bile uzaklaşmadan, mistik konusuyla, gerilim seven okuyucularının karşısına çıkıyor.














                                                         











17 Şubat 2014 Pazartesi

Erol Çelik - Ağlatan (Kan ve barut kokuyordu ağlayan meyhanenin içi.)



Türk gerilim yazarı Erol Çelik’in 4. Kitabı Ağlatan, raflarda.

Erol Çelik, 4. Kitabı, ilk romanı Ağlatan’la yeniden raflarda. İlginç kapak tasarımı, gerçeklikten bir an bile uzaklaşmadan, mistik konusuyla, gerilim seven okuyucularının karşısına çıkıyor.

“Her şey gerçek olmasını istediğin şeyle ilgilidir,” diyen yaşlı bir ayyaşın ve dokunduğu kişileri, ağlatarak rahatlatan yaşlı bir kadının dünyasına düşen bir gazetecinin öyküsüdür bu.

Kendisini, gerçek olmasını istediği bir dünyanın içinde bulan, hayallerindeki kadından bile güzel bir kızla karşılaşan bir gazetecinin öyküsünü anlatıyor, Ağlatan. Dev bir avcının elindeki fenerle aydınlanan bir köyde hapsolmak mı, yoksa buradan çıkmamak için çırpınmak mı, ilginç olan?




16 Ocak 2014 Perşembe

Anahtar (The Key) - Kısa Film (Short Film) 2013


Anahtar (The Key) - Kısa Film (Short Film) 2013 

Herkes Mesleğinin Sadakasını Vermelidir...

Ağlatan Sinopsis

          Yüreklerindeki masumiyet ile oyun oynarken bir iyilik serüveninin başrol kahramanı olan Esad ve Arda ,farkında olmadan Ahmet Amca nın onlara çizdiği yol ve sunduğu nişane ile hayatları boyu sürecek bu hayırda hep yol gösteren olacaklardır...
          Ahmet Amca nişane olarak boyunlarına birer anahtar takarak ömür boyu iyilik yaparak her kapıyı açabileceklerini anlatmıştır..Okuyup doktor ve gazeteci olarak koylerine döndüklerinde Ahmet Amcanın onlara aşılamaya çalıştığı şeyi anlamışlardır...
          Herkes Mesleğinin Sadakasını Vermelidir...!


                                                          FILMI BURADAN IZLEYEBILIRSINIZ





www.erolcelik.net

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Çelik Levhalar (öykü) yeni



      Bu öyküm Gölge e-Dergi Ağustos 2012 Öykü Özel Sayısında yayınlanmıştır.

Dergiyi okuyabileceğiniz link: Gölge e-Dergi Ağustos 2012 Öykü Özel Sayısı


                                                    ÇELİK LEVHALAR

          "Şimdi kalkıp gitmek lazım. Nereye gideceğini bilip de, gitmeme isteğinin ezikliğiyle. Korkmak ama korkunun tatlı zevkini arzulamak. Hayır, gitmeyeceğim. Gidip istediğimi yapamadıktan sonra, gidip karanlığın korkusunu istediğim gibi yaşayamadıktan sonra. En iyisi bu gece evde kalıp olacakların korkusunu yaşamalıyım. Olacakların yada ne olacağını bilmediğim şeyin gizemiyle kavrulmalıyım.
           Hem hazırlıklıyım da, daha doğrusu alışığım acı çekmeye. Bu sefer daha eğlenceli olmaz mı sanki? Olur bence ve galiba bunu saçma bir hazla istiyorum.  Bu gece gidip o çelik soğukluğunu hissetmek istemiyorum. Ben bu gece evimde oturup vücudumdan çıkacak sıcak sıvının tadını çıkarmak istiyorum. Sonucu acılar içinde kıvranmak olsa da. Sonucu zavallılar gibi ölmek olsa da.
          Dünyanın çivisi çıkmış zaten, neden değişen düzene ayak uydurmayayım ki?
          Affet beni hayatım. Bunu neden yaptığımı anlayacaksın."

          Bu notu öğleden sonra saat üçte bulan kadın, aklının titrediğini hissetti. Notu yazan kişinin ölmesinden korktuğu için değildi bu çıldırma eşiği, onunki daha çok, zar zor düzene soktuğu hayatının, kendi elinde olmadan kaybolmasındandı. Buna sebep olan kocası olsa bile, hak etmiyordu.
           Şimdi ne yapacağını bilmeden, kaynayan beyninde nefes alacak bir alan bulmaya çalışıyordu. Kocasının cesedini göremiyor ve bunun çok kötü bir anlama geldiğini biliyordu. Bu, onu almaya geldikleri anlamına geliyordu. Bu kendi hayatının da sonu anlamına geliyordu.
           Hemen şimdi burada nefesini tutarak ölmeyi deneyebilirdi mesela. Hayır! Bu düşünce daha fazla çıldırmasına yol açtı. Kendi canına kıyması zaten kolay değildi, bir de bunun bedelinin ağırlığını düşününce, aklı bir kalem daha ezildi. Kocası kadar düşüncesiz olabilir miydi hiç? Olamazdı. Olmamalıydı. Bekleyecek ve ölümünün onların elinden olmasına izin verecekti. Artık bu engellenemez bir doğru olmuştu.
          Eğer kocası gibi davranıp canına kıyacak olursa, oğlu bunun cezasını çekecekti.
          Oğlunu düşününce gözleri doldu. O dünyalar tatlısı bir çocuktu. En azından onu öyle hatırlıyordu. Beş yaşında onu yanından aldıklarından beri içi yanıyordu. Şimdilerde otuz yaşlarında olmalıydı. Yaşadığını, en azından anne ve babası gibi sefil bir hayat sürdürmediğini biliyordu.
          Kadın kalktı, dün gece tedavi olduğu ve her gece tedavi olmak zorunda olduğu çelik levhaları düşündü.
          Oğlu olmasa hemen şu anda nefesini tutup ölmeye çalışacaktı. Hayır, akşamı beklemeden şu anda acılar içinde canına kıyacaktı ama oğlu bunu hak etmiyordu. Belki akşama kadar düşünmeliydi ölümü. Belki çelik levhalara gitmez, tıpkı kocası gibi kanlar içinde farklı bir ölümü düşünebilirdi.
          Bu hayat mıydı yani? Korkak kocası acaba doğru olanı mı yapmıştı? Hem kendinin, hem karısının hayatını mı kurtarmıştı? Peki, kendisi oğlunun hayatını kurtaracak cesareti gösterebilir miydi?
           Kocası çelik levhalara gitmemiş ve acılar içinde ölüme teslim olmuştu, bunun bedeli olarak karısı ölüme mahkûm olmuştu. Hem de en feci acılar içinde. Kadın bu acıları bekler ve boyun eğerse, oğlunun hayatını kurtaracaktı ama acılardan korkup kendini öldürmeyi düşünürse, o da bedel ödeyecek ve oğlu ölümün çelmesini yiyecekti.
          Bu, son on yıllık devlet politikasıydı. Değişen dünya düzenin, ve azalan nüfusun önlenmesi için hazırlanmış, kati bir kuraldı.
          Kadın, bir daha göremeyeceği oğlunu düşündü. Mahkûm oluşunu, yaşamak zorunda olduğu bu iğrenç hayatı, her gece çelik levhalarda tedavi olmak zorunda olduğu hayatı. Her zaman emirler altında yaşamak zorunda olacağı hayatı.
          Peki, iyi bir koca, karısını bu hayattan kurtarabiliyorsa, iyi bir anne, oğlunu bu iğrenç hayattan kurtaracak cesareti neden gösteremesin?
          "Hayır" dedi kadın. Sen kendi acılı ölümünün korkusunu yaşıyorsun ve oğlunun ölümünü bile düşünecek kadar ödleksin.
          "Hayır" dedi kadın. "Gerçekten oğlumun hayatını kurtarabilir miyim?" Yani onu bu iğrenç yaşantıdan kurtarmak, bu esaretten korumak, kendisini iyi bir anne yapar mıydı?
           Kocası bütün yükü onun sırtına bindirmişti. Oğlunun hayatını kurtarmak veya onu bu esaretten kurtarmak zavallı bir kadına düşmüştü.

          Bir saat sonra düşüncelerinden sıyrıldı ve çelik levhaların yönetildiği kısma geçti. Tedavi olmasına daha üç buçuk saat olmasına karşın, bütün tehlikeyi göze alarak çelik binadan içeri girdi. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu, bu yüzden boş bir kafayla ilerliyordu.
          Sol taraftaki kimlik doğrulama bölümüne yaklaştı ve sağ kolundaki çelik bilekliği, bir karış genişliğinde ve yaklaşık iki metre uzunluğundaki çelik levhaya değdirdi. Çelik levha beklendiği gibi kırmızıya döndü. Kadının ardından garip giyinişli bir genç, çelik bir kapının ardından çıkıp, davetsiz misafirin yanına geldi.
          "Hanımefendi giriş izniniz yok, açıklamanız kısa ve net olsun lütfen." Kiremit rengi bir üniforma giyinmiş gencin elinde bir cam-ekran vardı ve ekranın üzerinde kadının resmi görünüyordu.
          "Açıklama yapmama gerek yok. Kocam için geldim."
          Genç, formaliteden elindeki cam-ekrana baktı "anlıyorum ama yine de giriş izniniz yok" diyerek kadına iyice yaklaştı.
          Kadın, gencin güvensiz hareketlerinden rahatsız oldu. "Daha fazla yaklaşmanı istemiyorum."
          "Hanımefendi, ben kırmızı kolluğum. Size yaklaşma yetkim var." Genç, birkaç adım daha atarak kadının yanına kadar geldi.
          Kadın bir adım geri çekilmek zorunda kalmıştı. "Ötenazi hakkımı kullanmaya geldim.  Bana bir adım daha yaklaşırsan, başına bela alırsın."
          Gencin yüzü, karmakarışık oldu. "Neden?"
          "Senin beni sorgulamaya yetkin yok. Beni derhal çelik levhalara götür."
          Genç elindeki aletin üzerinde birkaç düğmeye bastı. Kadının resminin etrafında bir sürü şekiller dönüyordu. Genç, başını cihazdan kaldırdı ve etrafına acemice bakındı. Daha sonra kadına doğru bir adım daha attı.
          "Yaklaşma dedim!" kadın çığlığı basacakmış gibi hazırlandı.
          "Hanımefendi benimle gelirseniz, size yardımcı olacağım" diye usulca konuşan gencin sesinde, tuhaf bir yalvarış vardı.
          Kadın kaşlarını çattı. Başıyla onaylayarak zaten yürümeye başlayan gencin ardından ilerledi. Birkaç çelik kapıdan sorunsuz geçtiler.   Genç, çok sık olmasa da ardına bakıp kadını seyrediyordu. Kadın bu bakışlardan rahatsız olmuştu ama şimdilik müsaade edecekti. Artık verdiği karardan dönemeyeceği için olacaklara razıydı.
          İlginç bir cam kapının yanına vardılar. Kapının üzerinde, önce kadının resmi belirdi ve resmim yanında yine aynı şekiller hızla döndü.  Kadının resminin ardından gencin resmi belirdi. Daha sonra kapı üç kademeli olarak açıldı. İçeriye girdiklerinde onları üç kişi karşıladı.  Gencin giyindiği kiremit rengi üniformanın birkaç ton açığını giyinen diğer gençler, saygıyla ayağa kalkıp, kadının önündeki genci selamladılar.
          Genç, diğerlerine dönerek "Ayrıştırma odasını yalıtın. Ben dışarıya çıkana kadar, siyahlardan bile olsa kimseyi içeri sokmayın!" diye sertçe emretti.
          Başlarıyla onaylayan üç genç, hareketsizce ayrıştırma odasına girenleri seyrettiler.
İçerde tam on iki tane çelik levha vardı. Bilinen, tedavi için kullanılan çelik levhalar. Üç buçuk metre yüksekliğinde ve elli santim genişliğindeki levhalar, su kanalına benzeyen bir düzeneğe oturtturulmuşlardı.
          Kadın derin bir soluk aldı. Korkuyordu ama en azından birkaç cevap almayı beklediği için, biraz öfkeliydi.
          "Anlamadığım bir şey var, ötenaziden önce bir anlaşma hakkım yok muydu? Kanunlar bunu bize vermişti" dedi kadın, kuruyan soluğuyla.
          Genç, elindeki cam-ekranı çelik bir masanın üzerine koydu ve kadına eliyle yaklaşmasını işaret ederek "Burası ötenazi odası değil hanımefendi."
          "Peki, beni nereye getirdiniz?"
          "Burası benim odam."
          "Sizin odanızda ne işim var? Bana hemen bir açıklama yapın." Kadın, öfkesini kontrol edemiyor gibiydi.
          "Sakin olun, önce siz neden ötenazi hakkınızı kullanmak istediğinizi söyleyin."
          "Kocam ve oğlum yüzünden." Kadın oturacak bir yer arıyormuş gibi etrafına bakındı. İçerisi soğuktu. Genç, devam etmesi için işaret edince, kadın derin bir soluk aldı. "Kocam dün gece çelik levhalara gitmedi, bunu zaten biliyorsunuz. Bunun cezası benim ölümüm olacak."
          "Peki, neden ötenazi hakkınızı kullanıyorsunuz? Zaten hakkınızda ölüm kararı çıktı."
          "Kendi ölümüme kendim karar vermek için."
           "Ama siz zaten öleceksiniz."
           "Evet ama benim ölümü bekleyecek zamanım yok."
           "Neden?"
           "Aklımı kaybediyorum. Eğer aklımı kaybedersem kendimi öldürmekten korkuyorum, o zaman cezasını oğlum çekecek."
           "Şimdi anlaşıldı hanımefendi. Oğlunuzu korumak için kendinizi öldürmediniz ve ötenazi hakkını kullanarak onu korumaya almaya çalışıyorsunuz."
           "Evet doğru." Kadın yutkundu.
           "Peki size bir soru daha soracağım. Ötenazi talep edenlere sorulan rutin sorulardır bunlar. Neden oğlunuzu önemsiyorsunuz ki?"
           Kadın yumruklarını sıktı "Siz insanların yaşantısını ve düzenini değiştirebilirsiniz ama duygularını değiştiremezsiniz. Oğlum beni umursamasa da, ben onu bir an bile aklımdan çıkartamıyorum."
           Genç bir süre sustu ve kadına baktı.
           "Sen annenin kim olduğunu biliyor musun?"
          Genç başıyla onayladı "hepimiz annemizin kim olduğunu biliriz."
           "Ama anneleriniz oğullarının kim olduğunu bilmiyor."
           "Bu neyi değiştirir ki?"
           "Her şeyi değiştirir delikanlı. Oğlumu bir kez görmek için günün her saati çelik levhalarda tedavi olmaya razıyım. Sor, kendi annen bile buna razıdır."
           "Bundan eminim."
           Kadın yorulmuş gibi tekrar etrafına bakındı.
           "Size oğlunuzu gösterirsem ötenazi hakkınızdan vazgeçer misiniz?"
           "Her şeyi yapmaya razıyım, yeter ki oğlumu bir kez göreyim."
           "Tamam o zaman." Genç, bir adım atacaktı ki, masanın üzerindeki cam-ekran kıpkırmızı olarak alarm vermeye başladı. Genç, cihazı eline aldı "ne var!" diye bağırdı.
           Ekrandan "efendim üç tane siyah kolluk içeri girmek istiyor" diye metalik bir ses geldi.
           Gencin yüzü ekşidi. "Onları otuz saniye sonra içeri alacağımı söyle."  
           "Ama efendim…"
           "Sakın onları içeri alma!" diye kükreyerek cihazı kapattı. Hızla kadının yanına geldi. "Bunu açıklayacak daha uzun vaktim olur zannediyordum ama hızla durumu açıklamalıyım."
            Kadın nefesi kesilmiş bir şekilde şaşkınlıkla gence bakıyordu.
            "Ben sizin oğlunuzum. Babamın mektubu sahte. Seni buraya korumaya almak için getirttim. Senden şimdi sakin olmanı ve ne söylüyorsam harfiyen yapmanı istiyorum. Canın biraz yanacak ama merak etme, bambaşka bir dünyada uyanacaksın. Sana söz veriyorum.      Beni anladın mı?"
            Aslında kadın son söylenen hiç bir şeyi anlamamıştı. Ben senin oğlunum cümlesinden sonra büyülenmiş gibiydi. Yüzü otuz yıldır ilk kez gülüyordu.
            "Anne anladın mı beni?"
            Kadın başıyla onayladı. Dünya bembeyaz olmuştu.
            "Tamam o zaman, şu çelik levhaya yaklaş."
            Genç, kadını hızla çelik levhalardan birine götürdü. Sırtını levhaya dayadı ve kadının kolundaki bilekliği başının üstündeki deliğe soktu. Kadın, oğluna hayranlıkla bakıyordu. Artık ölse ne olurdu ki?
            Kendinden geçti.

            Kadın uyandığında tozlu bir odada, kahverengi bir dünyaya gözlerini açtı. Yeniden doğmanın nasıl bir şey olduğunu düşünüyordu. Eski bir ahşap evdi burası. Güneş, küçük pencereyi örten ilkel bir perdenin ardından süzülüyordu. Kadın, keyif denen duyguyu uzun süredir hissetmediğini hatırladı. Hemen ayağa kalkmalı ve bu yaşadığı şeyin gerçek olup olmadığını anlamalıydı. Belki ölmüş ve cennete gelmişti.
            Oğlu geldi aklına ve kalbi tekrar mutluluk pompalamaya başlamıştı. Eğer öldüyse bu, biricik oğlunun ellerinden olmuştu. Bundan daha güzel bir şey olabilir miydi?
             Ayakları ahşap döşemeye değdiği zaman, dışarıdan gülüşme sesleri duydu. Bu nasıl olabilirdi? Yaşadığı dünyada kimse gülmezdi ki.  Sadece yaşardı. Acele etmeliydi, eğer gördüğü şey bir rüya ise, en azından bitmeden önce diğer ayrıntıları yaşamalıydı.
             Hızla ayağa kalktı, üzerinde pijama vardı, saçları açık ve dağınıktı. Yürürken zeminin gıcırtılarını duyunca, çelik levhaların soğukluğu, yerini bu doğal sıcaklığa bıraktığına inanamıyordu. Odanın ahşap kapısını açtı. Burnuna mis gibi çiçek kokuları hücum ettiğinde, neredeyse bayılacaktı. Yıllardır çelik levha esaretinde yaşamış biri için bu kokuları duymak sadece hayaldi. Ahşap bir koridora çıktı. Her şeyin ahşap olması belki normaldi ama çelik mahkûmları için değildi. Sola döndü ve geniş bir sundurmaya çıktı. Gördüğü ilk şey artık kadına fazla geldi. Tansiyonu düştü ve neredeyse kontrolünü kaybetti. Her yer yemyeşildi.
              "Anne."
              Kadın havada uçan kelimeyi bir kelebek gibi kovaladı. Sanki uçup gidecekti.
              "Anne günaydın, hadi aşağıya gel, kahvaltı hazır."
              Kadın, kelebeği takip etti. Aşağıda büyük bir bahçe vardı ve bahçede tanıdığı bütün herkes, yukarıya bakıyordu. Hepsi mutluydu.   Kocası ve oğlu uzun bir masanın başındaydı. Diğer tarafta, çelik levhalarda kaybettiği bütün sevdikleri oturmuştu.
              Kadın gözlerini yumdu. Bir rüya için bile bu kadar güzel şey fazlaydı. Artık rüyayı bitirmeliydi. Acılar içinde, çelik levhanın başında uyanmalıydı. Bu rüya ona uzun bir süre yetecekti nede olsa.
              Gözlerini açtı. Manzara değişmemişti.
              "Hadi anne yumurtalar soğuyor."
              Kadın ağlamaya başladı. Aklındaki bütün soruları daha sonra öğrenmek üzere kovdu. Aşağıya inecek, oğluna ve kocasına sıkıca sarılacaktı.
              'Çelik levhaların canı cehenneme' diyecekti.


Devam edecek.
Erol Çelik
09.Haziran.2012


.

24 Nisan 2012 Salı

Erol Çelik ( Heyula )



                          HEYULA  (*)

            Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
Hele bunlardan biri benim karımsa...

1974 yılında televizyon denen makine sadece belediye başkanı olacak o mendebur adamın evinde vardı. Adamın adını hatırlayamayışımın sebebi, onu herkesin kır bıyık lakabıyla çağırmasındadır. Malum, adamın bıyıkları tamamen kırlaşmıştı ve saçlarını boyadığı boyayla bıyıklarına asla dokunmazdı, düşünün artık ne kadar komik göründüğünü. Canına kustuğumun mıymıntısı nerden aklıma geldiyse, televizyon denen o alet bir onun evinde vardı ve ben o aletin nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum bile. Bizim hayatımız radyoydu. O yıl dünya kupasını büyük bir merakla beklemiştim ve tuttuğum takım Hollanda’yı Almanlar karşısında desteklemek için radyonun başında pür dikkat bütün spor haberlerini takip ediyordum. Televizyona sadece final maçı için heveslenmiştim ama asla kimseye boyun eğmeyen bir yapım olduğundan, radyo bana yetiyordu. Sadece spor haberlerini dinlemek bizim buralarda ayıp sayıldığı için, kasabadaki diğer akranlarımla sohbet edecek kadar siyaset duymam yeterliydi. Ecevit, ortanın solu sloganıyla oyları toplamış ama hükümet olamadığı için Erbakan’ın MSP’siyle koalisyon kurmak zorunda kalmış, Kıbrıs’ta da işler karışmıştı. Bundan fazlasını bilmeme gerek yoktu. Mutlu bir evliliğim, kendime yetecek kadar arazim ve sağlam bir zekâm vardı. Şanslıydım ve iyi bir kadınla evlenmiştim.    
Onu tam yirmi bir yıl boyunca hiç eksiksiz sevdim. Hem eksiksiz, hem de engin. Bizim sevgimiz öyle sıradan filan değildi. Hani büyüklerin dediği gibi, adam akıllı bir sevgiydi. Kendimi bir düş âleminde hissettiğim o yıllarda, karım da beni, en az benim onu sevdiğim kadar seviyordu. Bu aşikârdı. Hiç bir şeyin bizim sevgimizi bozamayacağını düşünüyordum. Ne olabilirdi ki? Akla gelen bütün kötü şeylerin, bizim aşkımızın dışında olduğunu biliyordum. Hiç kimse veya hiçbir şey bizim büyümüzü bozamazdı. Evet, bozamadı da. Ama bir şeyi unutuyorduk. İnsanlar, mutluluklarını kendi elleriyle yok ederlerdi. Bunu öğrenmem, geç ve acı oldu.
Tamda 74 dünya kupası finalinin oynandığı, Temmuz ayının o ilk günlerine rastlıyordu hazin bir düş kırıklığına uğrayışım. Sanki Müller’in attığı golden sonra hayatın akışında bir sapma olmuştu. Hollanda ikinci yarı canını dişine taktığı halde Almanya’yı kontrol altına alamamıştı.
İşte benim hayatımda, tıpkı 74 dünya kupası finali gibi yaşandı. İlk yarı çok lezzetli ama ikinci yarı kâbus gibi.
Ne olduysa evliliğimizin yirmi birinci yılından sonra başladı. İkinci yarının düdüğünü çalmıştı tanrı. Bir insanın hayatı bu denli hızlı değişmemeliydi. Hele bunu hak edecek bir şey yapmadıysa. Hayatım kararmaya başlamıştı. Karım değişiyordu, o sanki renkli bir fotoğrafken, git gide negatiflere dönüyor, gülücüklerinin yerini küstah ifadeler alıyordu. Bu kadar mükemmel bir insanın, böylesine değişebileceği aklıma gelmediği zamanlar, onun içine kötü bir varlığın girdiğini düşündüğüm oluyordu. Bazen bunu bir çocuğun saflığında yapıyordum.


Hava ıstırap çeker gibi gürlüyor, yağmur gök gürültüsünden geri kalmaksızın büyük bir çabayla yağıyor, rüzgârsa son yılların en sert esintisini dolaştırıyordu ormandaki ağaçların arasında. Hasan Çavuş,  rüzgâra ve yağmura karşı tedbirli giyinmişti giyinmesine ama yine de üşüyordu. Karısının, hatırlayamadığı yıllarda ördüğü boğazlı kazağını, içine de yün atletini giymişti ama akıl edip atkısını almayı unutmuştu. Aslında evden bu kadar alelacele çıkmasaydı onu da unutmazdı ya, olsun diye düşündü, bir lokmacık soğuk onu deviremezdi ya.  

Evlenmeden beş ay önce tanımıştım karımı. Babamın iş ortaklarından birinin kızıydı. O zamanlar sadece gizli gizli görüşebiliyorduk. Böyle şeyler hoş karşılanmayacağı için ancak beş ay sabredebilmiştik. Sonunda dayanamamış, konuyu babama açmıştım. Aradan bir hafta geçmeden, bütün hazırlıklar yapılmış ve nihayetinde evlenmiştik. Babam tüccardı, o yılların belki de en zenginlerindendi, bu yüzden düğünümüz olabileceğinin en mükemmeliydi. Kırk gün kırk gece olmadı ama birçoğuna dudak ısırtan cinstendi. Hatta o zamanın gazetelerinde bile bizim düğünümüzden bahsedilmişti. Çok mutluydum; tıpkı karım gibi. Anlaşılacağı üzere tam yirmi bir yıl fazlasıyla mutlu geçmişti evliliğimiz.


          Hasan Çavuş, el feneriyle yürüdüğü yolu aydınlatarak ilerlemeye devam etti. Rüzgâr onu yaptığı şeyden dolayı korkutmaya çalışıyor, ağaçların tepelerinde ve çalılıkların arkalarında korkunç fısıltılar çıkartıyordu. Yağmurda ona eşlik edip adamı su dolu bir fanusun içinde yolculuk etmeye zorluyordu. Eğer atkısı olsaydı onu kafasına sarar ve üzerine şapkasını geçirerek kulaklarını soğuktan koruyabilirdi.   
          Galiba doğa, Hasan Çavuş’u cezalandırıyordu. Oysa o cezaların en büyüğünü daha yeni çekmiş, direncini arttırmıştı. Bunlar vız gelirdi ona. Sadece, yağmurla ıslanıp ay ışığıyla parıldayan karanlık onu sersemletiyor, aklında binlerce şeyin dolaşmasına yol açıyordu.

Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
            Ve yaşlı karımdan da nefret ediyorum.
           
Ama ondan yaşlandığı için nefret etmedim. Hatta yaşlandıkça güzelleştiğini bile düşünüyorum. Kadın her geçen yıl daha bir nurlandı, elmacık kemikleri ön plana çıktı, yanağındaki gamzeleri beni yutarcasına sevimlileşti. Başkaları yıllarla beraber kilolarına kilo katarken o, sanki doğaya isyan edercesine güzelliğini korumasını bildi. Elbette yaşlandığını belli eden çizgiler vardı yüzünde ama o çizgiler bir insana bu kadar yakışamazdı.
Yirmi bir yıl, bir melekle evlendiğime emin olmuştum ve Allah’a şükürler ediyordum. Muhakkak, hatırlamadığım sevaplarımın mükâfatını görüyor olmalıydım.
Sonra ne oldu? Karım değişmeye başladı. Artık onu tanıyamıyordum. Tam iki yıl boyunca bunun geçeceğini umdum; ama olmadı. Geçmedi. Düzelmedi. Gün geçtikçe daha da lanet olmaya başladı.
Lanet olası.

Hasan Çavuş, altmış dört yaşındaydı ve son yirmi altı yılını böyle kötü geçirmeseydi, bacakları bu kadar ağrımayacaktı. Gerçi hala beli bükülmemiş, kamburu çıkmamıştı ama yinede yürümekte zorluk çekiyordu. Fiziğinde sorun olmadığı doğruydu, fakat hasta olan onun ruhuydu.
Yolu yarılamamış, gidecek bir buçuk saatlik yolu daha kalmıştı ve bu hava koşulları ilerlemesini daha zor bir hale getiriyordu. Havanın karanlık olması onda tanıdık duyguların uyanmasına yol açtı. Karanlık orman, son iki yıldır onun tek dostu olduğu için, yolu ezbere biliyor, nerede dönmesi gerektiğine dikkat etmiyor, ayakları hangi yolu takip edeceğine kendisi karar veriyordu. Hasan Çavuş’a ise yol boyunca düşünmek kalıyordu.
En az orman kadar karanlık düşünceler. Çoğu zaman kahroluyor, zaman zaman ise boğuluyordu. Yine de düşünmekten başka bir şey yapamıyordu.
Sanki birileri kulağına soğuk ve hastalıklı bir şeyler fısıldıyordu.

Karım iki buçuk yıl önce hastalandı ve yatağa düştü. Üzülmemem gerekiyordu belki ama ben yine de kahrolmuştum. Belki biraz akıllanır ve kötü olmaktan vazgeçer diye düşünmüştüm ilk zamanlar. Nafile. Gitgide daha da illet olmuş çıkmıştı. Evdeki huzursuzluğumun hat safhaya ulaştığı çoğu geceler, kendimi ormana atıyordum. Çaresizlik öylesine yakalamıştı ki beni, ağaçların altındaki karanlıklara saklanıp saatlerce ağlıyor ve içimdeki burukluğu, kalbim titreye titreye dindirmeye çalışıyordum. Benim yaşımdaki birinin karanlıklarda ağlaması ne kadar zordur, kimse bilemez. Evimizin etrafındaki her şeyle konuşur olmuştum. Kimi gece bir ağaçla konuşuyordum, kimi gece ise bir çalı yığınıyla. Her gece onlara neler çektiğimi anlatıyordum. Onlardan fikir almaya çalışıyordum. Şaşkınlar gibi bir oraya bir buraya koşturup durmaktan, çıldırma aşamasına gelmiştim.
Beş altı yıldır, evin sırtındaki odunluğun etrafını zakkum çiçekleri sardı. Hayatım solarken yeni bir şeyin yeşerdiğini görmek, her ne kadar zakkumun uğursuz bir çiçek olduğunu bilmeme rağmen, onun diriliğini, onun asiliğini ve onun inatçılığını hissetmek beni kıskandırıyordu. Elbette boşuna ortaya çıkmamıştı o zıkkımlar, hayatımın ne kadar zehir zemberek olduğunu, çerçevenin etrafını kaplayarak resmediyordu.
Şimdilerde boyları insanı aştığı için resmi bütünüyle zehirlemişti.
Ama her şeye rağmen bugüne kadar aklımın ucuna kötü bir şey gelmedi. Zakkum bana her gün zehri hatırlatsa bile. Benim yerimde kim olsa, yaşadıklarına katlanamaz, olanlara bir çare bulur, her şeyden kurtulurdu. Oysa ne karıma kötülük yapabilirdim ne de alıp başımı kaçabilirdim, benim için o zamanlar bu mümkün değildi.  Sadece bekleyip gün geçtikçe çıldırışıma seyirci kaldım.
Sonunda çıldırdım.
Her insanın bir sabrı olduğunu öğrendim.
Çıldırmak ve sabrın tükendiği an, her şeyin kontrolünüzün dışına çıktığı andır. O andan itibaren ne yaptığınız ya da neden yaptığınız hiç önemli değildir. Beyniniz size bir emir verir ve siz ona itaat edersiniz.
Ben itaat ettim.
Pişmanda değilim.

Hasan Çavuş, duyduğu dere sesiyle biraz olsun rahatladı. Bu, artık yolu yarıladığını gösteriyordu. Ne yağmura ne rüzgâra ne de soğuğa aldırış etmeden yoluna devam etmek için biraz soluklanmalıydı. Çizmeleri çamurdan görünmez hale gelmişti ama onu rahatsız eden şey, donuna kadar sırılsıklam oluşuydu. Sanki çıplak yürüyormuş gibi hissediyordu kendisini.
Soğuk, karanlık olmuş,  iliklerinde dolaşıyordu şimdi.
Birazdan fasulye tarlasına varacak, oradan dereye ulaşacaktı. Canı sigara içmek istedi; fakat bu havada sigarasını ne yakabilirdi, ne de içebilirdi. Zaten cebindeki sigara paketinin çoktan ıslandığına emindi. Bir ara, çıldırmış insanlar sigara içerler mi diye düşündü. Neden içmesinler ki? Daha fazla dayanamayacağını anlayınca, bir yolunu bulup cebindeki paketten bir sigara çıkarttı. Uygun bir ağacın altına geçerek, ıslanmış sigarasını soluğuyla kurutmaya başladı.

Mutlu olduğumuz yirmi bir yıl boyunca iki çocuğumuz oldu. İlki kız, iki yıl sonra da bir erkek. Kız doğar doğmaz, karımın o zamanlar çok sevdiği Gülnaz ismini takmıştık ona. Sonrasında doğan erkek çocuğumuza da Yavuz ismini bulmuştuk. Yavuz, benim en sevdiğim padişahın adıydı. Şimdi onları ne kadar da çok özlüyorum. Gülnaz erken evlendi. Daha on sekizine bile basmamıştı. Karımın değişimi, kızımızın uçup gitmesinden sonraki yıl başladı. Gülnaz, bu durumdan pek etkilenmemişti o zamanlar; kabak oğlumun başına patladı. Yavuz, annesinin kötülüklerine maruz kalıyor, evde bir huzursuzluktur gidiyordu. Bir yanımda karım, diğer yanımda oğlum ve benim yapacak hiç bir şeyim yoktu. Neyse ki Yavuz, uzaklarda, büyük şehirde bir üniversite kazandı. Belki de benimle aynı kaderi paylaşmaktan kurtulmuştu. Yıllar geçti. Yavuz, okulunun bitimine bir yıl kala annesine tamamen darıldı. Bu dargınlık öylesine katıydı ki, bir daha görüşmeme kararı almışlardı. Sadece arada bir bana mektup yazar, ben de eğer karımdan önce o mektuba ulaşabilirsem okurdum. Yoksa karım ondan gelen bütün mektupları yakardı. Asla ona itiraz edemezdim. Yavuz’dan aldığım en son mektupta, evleneceğini yazmıştı. Okul biter bitmez yurt dışına yerleşeceklerini söylemişti. Bir keresinde, ‘Baba, sevdiğim kız annem kadar güzel, inşallah o da annem gibi sonradan değişmez.’ Diye yazmıştı. Bu cümleleri her hatırlayışımda içim paramparça olur ve kahrolurum. Oğlum, sağ olsun mektuplarında futboldan da bahsederdi, yoksa 1978 dünya kupasını Arjantin’in kaldırdığını asla öğrenemezdim. Eskisi kadar önemli değildi ama en azında şampiyonların kimler olduğunu merak edecek kadar bir kırıntı kalmıştı içimde. Hollanda yine finalde yenilmiş ve Arjantin 3-1’le kupayı almıştı. Yavuz, anlaşıldığı kadarıyla Arjantin’i tutuyordu; çünkü El Matador lakaplı Kempes’ten övgüyle bahsetmişti.   
Yavuz’la annesi görüşmeme kararı vermişlerdi ve ciddiydiler ama uzun bir süre sonra oğlum, annesinin yatalak hasta olduğunu öğrenince, ziyarete geldi. Fakat geldiğinde geleceğinde pişman oldu. Öyle bir kavga ettiler ki, bir daha oğlumu ne gördüm, ne de haber alabildim. Çünkü oğlum giderayak, neden bunlara izin verdiğimi sormuştu. Bakışlarındaki anlamı asla cümlelere dökemem. En kötüsü, ben ona cevap verememiştim. Bir babanın bu kadar aciz olamaması gerekir.
Kim bilir benim hakkımda neler düşünüyordu. En iyi ihtimalle korkak olduğumu. Ama umarım, benimde annesi gibi kötüleştiğimi zannetmez. Her neyse, aldı başını gitti ve kurtuldu. Gitmeden 1982 dünya kupasını kimin aldığını da söyledi. Finalde Almanya ve İtalya varmış ve kazanan İtalya olmuş. Ondan sonraki kupalardan hiç haberim olmadı. Karımın radyoyu kırmasından sonra hiçbir şeyden haberim olmadı ya. Artık oğlumda yazmıyordu.
İyi de benim suçum ne?
Gülnaz, bundan beş sene öncesine kadar, çok nadir de olsa ziyarete gelir ancak kocasının yanına, hep morali bozuk dönerdi. Ta ki beş yıl evvelki yemeğe kadar. Gülnaz’nın iki kızı olmuştu; ne yazık ki, onların adlarını bile hatırlamıyorum. Kızım, çocukları ve kocasıyla birlikte uzunca bir aradan sonra bize geldi. Amacı, arayı biraz olsun ısındırmak, bize torun sevgisini yaşatmak ve bağların iyice kopmamasını sağlamaktı. Fakat ne felakettir ki, karım damadının kafasına dikiş makinesinin makasını fırlatıp, adamın kafasını yarmıştı. İşte o zaman hayatımda ilk kez karımın üstüne yürümüştüm. Allah’ım bana biraz daha cesaret verseydi, belki ona bir tokat bile atabilirdim.
Ama yapamadım. Acizler gibiydim. Pısırık, korkak, kokuşmuş ve aşağılık bir moruk olup çıkmıştım. Gülnaz’dan da bir daha haber alamadım. O da tamamen dünyamdan çıkıp gitti.
Aciz dünyamdan.
Zavallı dünyamdan.

Yaşlı kadınlardan neden mi nefret ederim?

Hasan Çavuş’un sigarası bitmiş, hatta derenin kenarına varmıştı bile. Dere, derin bir vadinin içinden aktığı için karşıya ince bir köprüden geçmek zorundaydı. İyide, köprü hain rüzgâr sayesinde, ucuz bir patiska gibi sallanıyordu. Yaşlı adam dizlerinin ağrıdığını hissederek derenin kenarında, karşıya nasıl geçeceğini düşünmeye başladı. Rüzgâr hiç dinmemiş, derenin kenarında daha hızlı esmeye başlamıştı. Hasan Çavuş buraya kadar gelmişti ve asla buradan geriye dönmek niyetinde değildi. Dönemezdi de. Fakat bu köprüden karşıya geçmekte ayrı bir delilikti. Delilik kelimesi kafasında dolaşmaya başlayınca gülümsedi. Karşıya geçecekti; buna mecburdu.
Köprüyü düşündüğü süre boyunca, karısını düşünmekten uzaklaştığını ve bunun inanılmaz bir rahatlık verdiğini anladı. Artık ondan tamamen kurtuluyordu; sonsuza dek.

Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
Kadınların tümünden nefret ediyorum.

Karımın ne gibi kötülükler yaptığını anlatamıyorum; çünkü içimde hala kahrolası bir erkeklik gururu var.

Bu köprüden daha önce birçok kez geçen Hasan Çavuş, fırtına sırasında bunu hiç denemediğini biliyordu, zaten bu ilk ve son olacaktı. Köprüye iyice yaklaştı ve gözüne kestirmeye çalıştı. Olacak gibiydi. Yüzünde tuhaf bir gülümseme daha oluşunca, hareketlendi. Tam ilk adımını atacaktı ki, bir sigara daha içmeye karar verdi. Bu sigara, köprünün bu yakasındaki ve paketindeki son sigara olacaktı. Beklide hayatındaki son sigara.

Kadın sanki cehennemden çıkmış bir zebaniydi. Yaşadığım yirmi bir yıllık mutlu hayatımda beni sınadı ve yıllar sonra gerçek yüzünü gösterdi. Başka bir şey olamazdı. Eğer karım bir zebani değilse bile, içine kötü bir şeyin girdiğine eminim.

Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
Yaşlı kadınların hepsi zebanidir.

Çıldırdıktan sonra böyle düşünebilmek beni rahatlattı doğrusu. Şu köprüyü geçtikten sonra artık çok değişik bir hayatım olacak. Bambaşka bir hayat. Bundan sonraki hayatımda asla bir kadını sevmeyeceğim. Özellikle yaşlı kadınlardan birini.
Sadece önümde bir engel kaldı. Bu köprü. Sırat köprüsü. Her insanın hayatında geçmesi, aşması gereken bir sırat köprüsü vardır. Benim sırat köprüm karşımda duruyor.

Hasan Çavuş, son sigarasını bitirdi ve köprüye yürüdü. Onun geldiğini anlayan rüzgâr daha bir coştu. Yağmurdan korunmak için montuna sarılmıyor, kendini iyi hissediyordu. Köprüye ulaşınca, ne kadar yalnız olduğunu düşünecekti, hayatının ne kadar kötü geçtiğini. Bundan sonrası nasıl olacaktı? Neler değişecekti? Soğuk havayı ciğerlerine kadar çektiğinde, artık hiçbir şeyin önemli olmadığına karar verdi.
Sırat köprüsünün başına vardığında tekrar düşündü. Eğer aklında yitirmediği bir gram mantığı kaldıysa, bu köprüden geçmemesini söyleyecekti ama o kadarı da kalmadığı için bu dev duvarı aşmalı, sırat köprüsünü geçmeliydi. Yeni bir hayat o köprünün diğer tarafındaydı. Karşıya geçecekti, bu her neye mal olursa olsun. Geriye bakmak bile istemiyordu.
Kâğıttan yapılmış bir gemi gibi sallanan köprüye ilk adımını attı ve hiç tereddüt etmeden diğerini de peşinden gönderdi. Hiçbir şey düşünmüyordu, hatta dikkatli olması gerektiğini bile. Köprünün altındaki dereden gelen suyun sesi kendini büyülemiş gibiydi. Sanki bu gece, kimse onun karşıya geçmesini istemiyordu.
Hasan Çavuş, kendi ağırlığı yüzünden köprünün sallantısının hafiflediğini görünce, hayatında ilk kez şişman olmadığı için pişman oldu. Başını iki yana salladı ve karışan kafasını biraz olsun toplamaya çalıştı. Bir iki adım sonra köprüyü ortalayacaktı. Dengesi git gide kayboluyordu. Kafası karışırsa asla başaramazdı. 
Bu onun sırat köprüsüydü, özgürlük ve cennet onun ardındaydı.

Karım yüzünden çıldırdım ama kendi hayatımı tehlikeye atamam. Hele onun yüzünden asla. Ben, karımdan önce öbür tarafa geçmek istemiyorum.

Hasan Çavuş, bunları düşünürken elleriyle köprünün iplerine daha fazla sarıldı ve adımlarını daha da sağlamlaştırdı. Şimdi köprünün tam ortasındaydı. Yayık ayranı gibi çalkalanıyordu. Bu haldeyken aşağıya, deli gibi akan dereye baktı.

Neden bu kadar uğraşıyorum ki? Salayım kendimi aşağıya. Kesin ölürüm. Belki de ölüm benim için en iyisi. En azından bundan sonraki hayatımın berbat geçmemesini garantilerim. Kim bilir, diğer tarafta belki daha mutlu olurum.

Adam, yağmurun altında sallanan köprünün tam ortasında bir anlık duraksadı ve gökyüzüne yaşlı gözleriyle baktı. Çok kısa bir süre sonra tekrar ilerlemeye başlayacaktı.

Yoo, yirmi altı yıldır karım bile beni öldüremedi. Ben de kendimi öldürmeyeceğim. Karşıya geçeceğim ve buradan alabildiğine uzaklaşacağım. Belki İstanbul’a giderim. Çocukluğumda babamla birlikte bir kez gitmiştim o büyülü şehre.
Gitmek, iki kıtaya yayılmış topraklarında kaybolmak, ışıklı yollarında gezinmek, Eminönü’nde balık yerken, ya da İstiklalde dolaşırken kendimi biraz olsun önemli hissetmek istiyorum.

Hasan Çavuş, köprünün diğer tarafına geçer geçmez, bambaşka bir ruh haline büründü. Çok daha rahat hissediyordu kendisini. Galiba çok derinlerden yükselen, yıllardır özlediği bir duyguyu hissetmeye başlamıştı. Mutluluğu.  Üzerinden tonlarca yük kalkmış gibiydi. Koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Şimdi yağmur da, rüzgâr da dinmişti.
Hasan Çavuş haykırmak için nefesini ciğerlerine doldurdu.
Sırat köprüsünü aşmıştı. Cennet ona gülümsüyordu.

Uzun süreden sonra kendimi ilk kez huzurlu hissediyorum. Yaşadığım ilk yirmi bir yıl rüya gibi geçti; ama sonra ki yirmi altı yıl, heyula geldi bana.
Artık özgürüm.
Geride ne bıraktığımı asla düşünmeyeceğim. Ne yaşadığımı da. Hatta karımı, onca anımı yaşadığım evimle birlikte, yaktığımı bile.
Önce, zakkumların istila ettiği odunluğu ateşe verdim, ardından yıllardır hiçbir hayvanı bağlamadığımız ahırı. Son olarak bidonun dibinde kalan gaz yağıyla mutfağı tutuşturdum.

Yaşlı kadınlardan nefret ederim.
Birinden kurtuldum.



                                               SON
  EROL ÇELİK


(*)  Korkunç hayal. ( TDK)